Türkiye'nin bittiği köy
Karadeniz sahilindeki Beğendik Köyü'nde Türkiye bitiyor, Bulgaristan başlıyor. Bir taş atımlık mesafede, başka dil, başka din, başka gelenek, başka yaşamlar yaşanıyor...
myasin@hurriyet.com.tr
Gitme arzusu... Bugünlerde iyice kendini hissettiren bir arzu... Gezgin ruhumun "gel-git"leri yine şiddetlendi. Televizyondan, gazeteden, radyodan uzaklaşmak... Bir günlüğüne de olsa olanları olmamış sanmak... Tek başına, sadece arabanın yolları yutuşunu izleyerek, bir yerlerde kaybolabilmek...
Geçen hafta sonu, sabahın erken saatlerinde yola çıktığımda, hiçliğe giden tuhaf düşünceler içindeydim. Bir günlüğüne gireceğim "ses orucu" bozulmasın diye, yanıma ne cep telefonunu ne de arabanın radyosunu aldım. Sadece "içsesimi" dinlemeye kararlıydım.
Otoyolda, Edirne istikametine doğru gaza bastım. Batı Karadeniz'de, Türkiye'nin bittiği noktaya doğru gidiyordum. Silivri'ye kadar yolun iki yanında bildik kent görüntüleri vardı. Boyalı boyasız binalar, inşaatlar, içinde neyin beslendiği belli olmayan çiftlikler, gölgesi ve denizi olmayan yazlıklar. Silivri'den sonra, yol da çevre de ıssızlaştı. Arabanın içini, yolu ezen tekerleklerin sesi dolduruyordu. Etraftaki görüntüde ise yemyeşil tarlalar uzanıyordu.
Pınarhisar çıkışından sapıp, otoyolu terk ettim. İğneada, çoktan beri haritada gözüme takılıyordu. Karadeniz sahilinde, Bulgaristan sınırındaki bu kasaba, kendimle başbaşa kalabileceğim doğru bir adrese benziyordu. Önce Poyralı köyüne geldim. Buranın sucuğunun methini duymuştum. Köyün kasabı bir kaç kangal sararken sucukların tadını anlata anlata bitiremedi. Ama ekim ayında yapılanların tadına doyum olmadığını söyledi. Anlaşılan buralara yapraklar kızarınca bir seferim daha olacak. Aslında ekim sonu, buralar renk cümbüşüne döner; yapraklar, dalları terk etmeden hemen önce, renkli elbiselerini giyerler.
Poyralı'dan sonra yeşillikler arasındaki Demirköy'e geldim. Orada da doğa yaza hazırlanıyordu. Demirköy'den sonra, yol Istranca Dağları'na sardı. İrtifa arttıkça, yol kıyısındaki küçük otlar, koca ağaçlara dönüştü. Zirveye doğru bulutlar yere indi. İğneada'ya kadar uzanan yaklaşık 26 kilometre uzunluğundaki yol, gökyüzünü kapatan ağaçlar yüzünden, yeşil bir karanlığa büründü. Arabayı sık sık durdurup, orman kokusunu derin derin soludum.
OTEL YOK, PANSİYON VAR
İğneada göründüğünde, bulutlar yükselip, gökyüzünde öbeklendi. Güneş yüzünü gösterdi. Ağaç gövdelerini yalayıp, başakları büken ve böceklerin kanatlarını buruşturan rüzgâr, tozu dumana karıştırıp, denizin yüzeyine dalga çizdi. İğneada'da hayal kırıklığına uğradığımı itiraf etmeliyim. Ben bu balıkçı kasabasına başka resim çizmiştim. Sınırda şirin, yeşil, derli toplu bir yer diye düşlemiştim. Daha doğrusu, güney sahillerindeki kasabaları gözümün önüne getirmiştim. Oysa, gelişigüzel yapılaşma ile çirkinleştirilmiş bir mekan çıktı karşıma.
İğneada'da kalacak otel yok. Ama bir çok kişi, evini pansiyon olarak kiralıyor. Evlerin içini göremediğim için bu konuda yorum yapamayacağım.
Kasabanın önünde uzun bir kumsal yer alıyor. Yaz aylarında, deniz meraklılarına cazip gelebilir. Kumsalın diğer ucunda ise liman var. Ben oradayken, yoğun bir faaliyet vardı. Açıktaki yüzlerce tekne ağlarla lüfer çeviriyor, kıyıdakiler de avı boşaltıp tekrar açılmak için hazırlanıyorlardı.
KARŞIDAKİ KÖY
İğneada'dan sonra önce Liman Köy'e, oradan Beğendik'e geçtim. Köy kahvesinde oturanlara, deniz kıyısına nasıl gideceğimi sordum. Gösterdikleri yoldan ilerlemeye başladım. Yolum nöbetçi kulübeleri ile kesildi. Yaklaşan askere nerede olduğumu sordum. Meğer deniz kıyısına gideyim derken, sınıra gelmişim. Biraz ilerideki Rezve Deresi'nden sonra Bulgaristan toprakları başlıyormuş. Karşıdaki de Rezova köyüymüş.
Deniz kıyısına inip, Rezova köyünü seyrettim. Bir "taş atımı" mesafedeydi. Paraguay aklıma geldi. Orada da Parana nehrinin kıyısına oturup, bir ülkeden diğer ülkeyi seyretmiştim. Yine aynı şeyi yapıyordum. Beş on dakikalık uzaklıkta herşey birden değişiyordu. Yasalar, diller, dinler, gelenekler, alışkanlıklar... Karadeniz'e tepeden bakan kırmızı damlı evlere imrendim. Orada bir yere oturup, Bulgarlar'ın ünlü kırmızı şarabına, kaşkaval peynirini meze yaptığımı düşledim.
Sessiz haftasonu yolculuğum, sınırda sona ermişti. Gerisin geriye dönüp, bu kez Saray, Vize, Çerkezköy üstünden otoyola çıktım...
Mehmet Yaşin