Saka Gölü kıyısındaki telekli yusufcuk (Platycnemis pennipes), 360 derece açıyla görebilen gözleriyle dünyayı tarıyor; kıpırdamadan, avını ürkütmeden. Yusufçukların görüş açılarındaki üstünlükleri, hızlı uçmalarını ve bu sayede de iyi birer avcı olmalarını sağlıyor. Kanatlarının uç tarafındaki pterostigma olarak isimlendirilen oluşumlar sayesinde bu dişi birey, güneş ışınlarını kullanarak kendi konumunu ve pozisyonunu algılayabiliyor.
DENİZ GÖLÜ
Istranca (Yıldız) Dağları’ndan akan dereler, deniz seviyesindeki Saka Gölü Longozu Tabiatı Koruma Alanı’ndaki düzlüklere indiğinde, sakinleşip longozları oluşturuyor. Bulanık Deresi, Karadeniz’in tuzlu sularıyla buluşmadan önce sanki son defa durup düşünmek ister gibi kendisi gibi ince uzun Deniz Gölü’nde duraklıyor.
SİHİRLİ ZEMİN
Koruma alanının yüzde 85’ini oluşturan ve subasar olarak anılan ormanlar, Türkiye’deki ender biyolojik zenginliklerden biri. Bu zengin ormanların zemini ise toprakla değil, binbir çeşit güzelliğin yansıdığı sihirli bir aynayı andıran suyla kaplı.
AĞSIZ AVCI
Sütleğenin sarı çiçekleri üzerinde gezinen Tibellus ablongus gibi örümcekler ağ örmüyor. Bulundukları ortamın rengine uyum sağlayarak veya yuvalarının ağzına gizlenerek, görme duyuları az gelişmiş diğer böcekleri yakalıyor.
DOĞAL TUVAL
Daha çok Orta ve Güney Avrupa’da dağılım gösteren yeşil kertenkele (Lacerta viridis), Türkiye’de Marmara ve Karadeniz bölgelerinde bulunuyor. Kaz Dağı’nda 600 ila 1700 metre yükseklikte görülen tür, Saka Gölü civarında ise deniz seviyesinde, paptyagiller cennetinde yaşıyor.
Baharın ilk kelebeklerinden lahana kelebeği (Anthocharis cardamines) sadece birkaç hafta hayatta kalıyor.Kanatlarının hem alt hemde üst tarafında bulunan turuncu benekler onun bir erkek olduğunun göstergesi. Yaz başlarında suların çekilmeye başladığı longozlarda zemin göl soğanları ile kaplanıyor.
Bataklık gibi durgun sularda yaşayan libellulidae familyasına bağlı yusufçukların basık vücutları, onların alçaktan uçmalarını bu sayede de sudan havalanan böcekleri kolay yakalamalarını sağlıyor. Gerçek su bakiresi (Libellula depressa) diye adlandırılan türün ergin erkek bireylerinin abdomenleri mavi, erginliğe yeni adım atanlarınkiler ise sarı.
Libellulidea familyasına bağlı kızböceklerinden farklı olarak coenagrionidea familyasına bağlı virgo (Caloptrex virgo) gibi türler, uzun kanatlarını vücutları üzerinde katlayarak dar alanlarda da yaşayabiliyorlar. Bu özellik sayesinde iki grubun kullandıkları yaşam alanları birbiriyle çakışmıyor. Coreus marginatus’un iğneli ağzı, onun bitkilerin özsularıyla beslenmesini sağlayan bir adaptasyon. Doğada yaygın bu tür, tahtakuruları ile aynı guruptan.
Büyük hayalet yusufçuklarının (Iscnura elegans) erkek ve dişi bireyleri diğer yusufçuklardan farklı olarak birbirlerine çok benziyor. Çiftleşmenin sonunda ilkj önce dişi birey ayrılıyor.
Denize ilerleyen dereler bazı yerlerde kum setleri ile karşılaşıp, özellikle kızböceklerinin rağbet ettiği, çevresi su birikintileriyle sarılı gölcükler oluşturuyor. Türkiye’nin Orta
Anadolu’dan başlayarak batı yarısında dağılım gösteren Hazer yılanı (Coluber caspius), insandan kaçmaması ve hızlı hareket etmesi ile bilinen bir tür.
Avlarını ağ örerek yakalayan her örümcek türünün farklı bir ağ yapısı var. Areneus angulatus, gelişmiş duyuları sayesinde avın, ağının neresine ve ne kadar sarıldığını anlayabiliyor.
Ağaçkurbağası (Hyla arborea), İğneada subasar ormanlarındaki altı kurbağa türünden biri. Tropik bölgelerdeki kurbağaları andıran tür, kendini derisinden salgıladığı zehirli svı ile koruyor.
Yeşil ağırlıklı rengiyle yapraktan pek ayırt edilemeyen erkek çimen örümceği (Micromnata virecens) uzun kolları sayesinde rahatlıkla yakalayabileceği avını bekliyor.
Sumercimeklerinin içinde yüzen yarı sucul yılanın (Natrix natrix) farklı bir deseni var. Türkiye’de bu türün en az 6-7 değişik desene sahip olduğu biliniyor.
Hamam Gölü kenarında hayat kendi doğal haline bırakılmış. Yıkılan ağaçların bile kaldırılmasına izin verilmeyen, sarılıcı ve tırmanıcıların egemenliğindeki ormanlar, insan etkisinden olabildiğince uzak tutuluyor.
Kızıl sırtlı örümcekkuşları (Lanius senator), koruma alanına yaklaşık üç kilometre uzaklıktaki Mert Gölü’nde göçün bir sonraki etabı için dinleniyor. Sarı kuyruksallayanlar (Motacilla flava) göç döneminde koruma alanında çok yaygın. Bu bireyin kafasının üstünde görülen siyahlık onun feldegg alttürüne ait olduğunu belirtiyor.
Üreme dönemindeki alaca balıkçıllar (Ardeola ralloides) koruma alanında barınıyor. Normalde kahverengiye çalan türün tüyleri, bu dönemde beyaz-turuncu bir renk alıyor.
Yıldızlar, ormanın üzerinden çekilip günün ilk ışıkları ürperen gölü kızıla boyarken yaşlı yabankedisi, usulca sazları araladı. Sakınımlı adımları, Istrancalar’dan boşalan taşkınların bastığı ot, çalı ve ağaçların ormanında, yumuşak şıpırtılar çıkartıyordu. Çok iyi bildiği bu yeşil ve ıslak labirentte dikkatle yol alarak ormangülleriyle sarmaşıkların tepesine kadar kucakladığı koca meşeye kadar ulaştı. Uzun zamandır onun kovuğunda barınıyordu.
Durdu. Havayı kokladı. Hayli uzakta bir kızılgeyik sürüsü vardı. Derin orman düşlerinden uyanan kuşların tekdüze cıvıltıları, serin rüzgarın hışırdattığı yapraklar arasında kayboluyor, nefti sessizlik ağır ağır bozuluyordu.
Çalların içinden sürünerek yuvasına girmeden önce çevresine bakındı. Gölgeler çoğalıyordu. Az ötedeki kızılağaç dalında kımıltısız duran kukumavla gözgöze geldi. Birkaç saniye bakıştılar.
Çok yorgundu. Üç gündür açtı. Gözleri eskisi gibi görmüyor, refleksleri yeterli olmuyordu artık. Kuşlara hiç gücü yetmiyordu. Kemirgenler ise tüm çabalarına rağmen tırnaklarının arasından kaçmayı başarıyordu. Bütün gece av aramış, başaramamıştı. Az önce bir sufaresinin peşinden umutla koşmuş ve tepeden tırnağa ıslanmıştı.
Mevsimlerden bahardı ve yeşil çıldırmıştı. Ama o, bir gece önceki gibi yaban meyvelerini dişleyecek gücü bile bulamıyordu kendinde. Uyumak, uyumak, uyumak istiyordu. Bilge yaşlı meşe ağacının, bir zamanlar yavrularını emzirdiği kuytu ve sıcak kovuğundaki kuru yapraklar üzerine kıvrılıverdi.
Çok uzun zamandır uzak bir coğrafyadan gelen sesler onu çağırıyordu. Zaman gelmişti. Gitmek zamanı… Bu yeşil sığınakta zor ama güzel bir yaşam sürmüştü. Kuşların cıvıltısının arttığını duydu. Binlerce kuş… Son kez gözkapaklarını aralayıp çalıların arasından sızan solgun gün ışığının iri yeşil gözlerinden içeri girmesine izin verdi.
Sonra kendini kozmosun sonsuz derinliğine bıraktı. Bir yıldız kaydı batıya çekilen lacivert gökte ve onu yalnızca ormanın gözleri gördü.
Kamışlar rüzgar ile titriyordu. Bir çiğ damlası, uzun sivri yaprağın ayasından göle düştü. Bir mayıssineği larvası iştahle larvaya atıldı.
Bir başka larva, yaşam döngüsünde yalnızca 24 saatlik bir ömür için, saydam kanatlarını ilk kez çırptı.
Turkuvaz rengi kızböceği, havada süzülüp duran dişisini belinden yakaladı. Gölün kızıl aynasına beraber uçtular.
İki leşböceği, yabankedisinin tozlu yuvasına daldı. Onları iri bir karınca karşıladı.
Ormangüllerinin diri yeşil dallarına bir örümcekkuşu kondu.
Çokgözlü esmer kelebek, sallandığı eğreltiotunun üstünde günün ilk uçuşu için kanatlarını esnetti.
Karaleylek çifti, kahvaltı için gölün kıyısına süzüldü.
Toprağın buğusu, hüzünlü bir ruh gibi yükselerek ağaçların dalları arasında saklanmaya çalışırken aç yavru kuşların çığlıkları ve börtü böceğin cırıltısı ormandan taşıyordu.
Az ötedeki kumsalda beyaz köpüklü dalgalar, binlerce yıldır yaptıkları gibi yine küçük çakıllarla konuşuyordu.
Güneş yükseliyor ve Saka Gölü Longozu’nda sabah oluyordu. Binlerce yıldır olduğu gibi sıradan bir sabah.
Savaşçı Trak kabilelerinin korku ve merakla bu yabanıl coğrafyada dolaştıkları o çok eski günlerden beri pek değişmeyen bir sabah. Kendini mitolojik Tanrılar gibi ölümsüz ve doğadan soyutlanmış sanan günümüz insanının sabhlarından farklı bir sabah. Olağanüstü güzel bir sabah.
Sabahlardan bir sabahın içindeki bu ölüm ve dirim, bu oluş ve yokoluş, bu benzersiz olasılıklar oyunu, Trakya’nın Karadenize bakan kıyılarındaki İğneada subasar (longoz) ormanlarında binlerce yıldır sahneleniyor, yaşanıyor. Yalnız sabahları değil, her gün, her gece, her saat, her an. Ama sahne artık çok kırılgan. Günümüzde hızla büyüyen uygarlık onu beton, plastik, asfalt, fabrika, çiftlik, turistik tesis, baraj, meyve bahçesi, motorlu araçlar, ateşli silahlar ve baltalarla anbean kuşatmakta. Çember, her geçen gün daralıyor ve bir yaşam kaynağı olan bu yabanıl dünya, insanın sınır tanımaz tutkuları karşısında sessiz bir çığlık gibi yitip gidiyor. Tüm kıta Avrupa’sında insani etkinlikler sonucu ortadan kalkan alüvyal subasar ormanlar, Türkiye’de yalnızca İğneada kıyılarında kaldı. Biyolojik çeşitlilik ve biyogenetik rezerv açısından son derece değerli bu ormanların rakamsal büyüklüğü, ne yazıkki üçbin hektarı geçmiyor.
Aslında İğneada alüvyal subasar ormanları, başlı başına bir doğal zenginlik olan Istranca nemli ormanlarının bir parçası ve birkaç farklı ekosistemin binlerce yıl içinde oluşturduğu eşi benzeri olmayan bir birlik. Lagünler, tatlı ve tuzlu su gölleri, kıyı kumulları, alüvyal subasar ormanlar, mevsimsel bataklıklar, saylık ve çayırlıklar İğneada çevresinde kıskanılacak güzellik ve değerde bir yabanıl doğa oluşturuyorlar. Canlı türleri açısından olağanüstü zengin bir doğa…
Henüz yeterince araştırılmamasına rağmen bilim adamları, bu küçük coğrafyada 180 kuş, 33 memeli, 9 sürüngen, 6 amfibi, 94 ağaç ve çalı, 500 de otsu bitki türü saptamışlar. Bu rakamlar aynı ölçekteki bir başka doğal alanda rastlanmayacak bir zenginliğin verileri.
İğneada subasar ormanları, yabanıl doğanın başyapıtlarından biri.
Avrupa ve Afrika arasındaki büyük kuş göç yolları arasında bulunması, İğneadayı uluslar arası düzeyde ÖKA (Önemli Kuş Alanı) haline getiriyor. Bölge, leylekler ve gündüz yırtıcıları gibi süzülerek uçan türler için vazgeçilemez nitelikte bir barınma ve konaklama yeri. Sayıları küresel ölçekte tehlike altında olan kara leyleklerin birkaç çifti, İğneada subasar ormanlarında barınıyor.
İğneada alüvyal subasar ormanları, sahip olduğu bitki türleri nedeniyle Avrupa kıtasının da son derece değerli ÖBA’larından (Önemli Bitki Alanı) biri. ÖBA, son 10 yıl önce çıkan bir kavram. Nadir bulunan, tükenme tehlikesi altında ve endemik türlerin zengin popülasyonlarını barındıran, botanik açısından olağanüstü zengin alanları ifade etmek için kullanılıyor. Avrupa çapında ÖBA belirleme girişimleri, 1995 yılında Planta Europa konferansıyla başladı. Türkiye’de ise Dünya Doğayı Koruma Vakfı’nın (WWF) Türkiye kuruluşu olan Doğal Hayatı Koruma Vakfı (WWF Türkiye) ile Fauna & Flora Internatıonal (FFI) ve İstanbul Üniversitesi Eczacılık Fakültesi öncülüğünde ülke çapındaki birçok üniversitenin işbirliğiyle “Türkiye’nin Önemli Bitki Alanları Projesi” gerçekleştirildi.
Projeye göre İğneada Longozu ve çevresi, acil korunması gereken bir ÖBA. Yeterli düzeyde araştırma yapılmadığı için bölgedeki bitki türlerinin kesin sayısı bilinmiyor. Ama eldeki verilere göre longozda yetişen 4’ü endemik olmak üzere 11 tür bitki, küresel ölçekte tehlike altında.
Yer yer çok sık ve içine girilemeyecek nitelikte bitki dokusu olan İğneada Longozu’nun ana elemanlarını, su isteği yüksek bitkiler (hidrofitler) oluşturmakta. Zaten longoz sözcüğü de çok nemli orman anlamına geliyor. Dişbudak, kızılağaç ve söğüt türleri en çok bulunan türler. Bunların arasına akçaağaç, meşe, kavak, kayın, gürgen, ceviz, fındık, ıhlamur, ahlat giriyor.
İğneada subasar ormanlarını flora ve fauna açısından küresel ölçekte önemli bir “yabanıl sığınak” yapan özelliklerin başında coğrafi ve jeolojik yapısı geliyor. Kıyının hemen altından yükselen Istrancalar’daki ormanlar, Karadeniz’den gelen nemli havayı tutarak bölgeye bol yağış düşmesine neden oluyor. Yamaçlardaki sular, Değirmendere, Bulanıkdere, Soğuksu Deresi, Kavak Deresi, Kirazlıdere, Yavuz Deresi, Çavuşdere, Bezirgandere, Manda Deresi gibi akarsular ve sel yatakları aracılığıyla kıyıya ulaşıyor ve burada büyük taşkınlar meydana getiriyor. Dere suları ve toprakaltı taban suyunun yüksekliği, denizi kesen kumulların hemen ardına Saka Gölü, Mert Gölü, erikli Gölü, Pedina Gölü, Hamam Gölü gibi sulak alanları ve bataklıkları oluşturuyor.
Longoz, yağış miktarına bağlı olarak özellikle bahar aylarında dolaşmanın pek mümkün olmadığı, insana ürperti veren yabanıl bir güzelliğe bürünür. Uçuşan, zıplayan, yüzen, yürüyen milyonlarca omurgasızın arasında göl ve orman nerede başlayıp nerede biter; neresi su; neresi toprak; hangisi ağaç, hangisi çalı, anlamak mümkün değildir. Bu aylarda adeta bir “yeşil kaos” oluşur ve her noktadan yaşam fışkırır. İnsan, zamanı unutur, her şeyin kozmik saate göre biçimlendiği o çok eski çağlarda hisseder kendini. John Fowle’in “Ağaç” adlı çarpıcı denemesindeki gibi “Gerçeğin yeniden üretilmesinde kullandığımız iki büyük çağdaş biçim olan kamera ve sözcük, hiçbir yerde ormandaki kadar yolunu şaşırmaz…Orman vizörü, resim kağıdını ve tuvali alt eder, sözcükler ise gerçekliği yakalamak için umutsuz derecede zahmetli bir çalışmayı gerektiren boş şeyler olarak kalırlar…”
İğneada alüvyal subasar ormanları, Demirköy Orman İşletme Müdürlüğü’nün sınırları içinde yer almakta. 1978 yılında bölgenin 5 bin 399 hektarlık kısmı, Orman Bakanlığı’nca Av ve Yaban Hayatı Koruma Sahası ilen edildi. 1988 yılında da Saka Gölü Longozu’yla çevresini kapsayan 1345 hektarlık alan “Tabiatı Koruma Alanı” (TKA) statüsüne alındı. 1990 ve 91 yıllarında İğneada subasar ormanlarının tamamı, iki aşamalı olarak doğal sit alanı kapsamına alındı.
Orman Bakanlığı, 2000 yılından beri Dünya Bankası aracılığıyla BM Küresel Çevre Fonu’ndan (UNEP-GEF) sağlanan finansmanla bölgede Biyolojik Çeşitlilik ve Doğal Kaynak Yönetimi Projesi’ni uygulamaya çalışıyor. Proje, İğneada ormanları havza bazında ele alınarak 12 bin 400 hektarlık bir alanda uygulanıyor. Altı yıl süreceği belirtilen proje kapsamında, katılımcı yaklaşımla etkili ve sürdürülebilir bir koruma alanı yönetimi tesis edilerek bu benzersiz yabanıl dünyanın geleceğe aktarılması amaçlanıyor. Bu doğrultuda yörede yaşayan insanlara yabanıl doğayı korumanın önemi anlatılıyor, alternatif turizm ve ekolojik tarım geliştirilmeye çalışılıyor. Yine proje kapsamında İğneada ormanlarının flora ve fauna envanterinin çıkarılması, avcılığın tamamen yasaklanması, üniversitelerle sivil toplum kuruluşlarının desteğinin alınması konusunda çaba harcanıyor.
Bütün bu olumlu çaba ve girişimlere rağmen, İğneada ormanları yok olma tehdidiyle karşı karşıya. Bunun birinci nedeni de siyasal iktidarların doğal ve kültürel zenginliklere sığ ve bilim dışı yaklaşımları. Sit alanlarına ve yeşil alanlara “emlakçi” gözüyle bakılıp koruma kararlarının ardındaki bilimsel veriler görmezden geliniyor. Hatta günümüzdeki gibi “tartışmalı” olduğu iddia ediliyor. Bu yaklaşım, doğal zenginlikleri yağmalayarak kazanç elde etmeyi “meslek” haline getirmiş kişileri teşvik ediyor.
İğneada ormanları için en önemli tehlikelerin başında İstanbul Su ve Kanalizasyon İdaresinin (İSKİ) girişimleri geliyor. İSKİ, kentin su ihtiyacını karşılamak için Istrancalar’daki su kaynaklarına göz dikti. Tasarlanan bir proje, Tabiatı koruma Alanı olan Çilingoz dahil, birçok yerde uygulamaya kondu. Subasar ormanlardaki 5 büyük derenin suyu da projeye dahil edilmek isteniyor. Bu, bir insanın ana damarlarını kesmek gibi bir şey. Şimdilik Demirköy Barajı’nın yapımı durduruldu, ama projeden vazgeçilmiş değil. Bulgaristan’la Türkiye’yi kıyıdan bağlamayı amaçlayan büyük otoyol projesi ise yalnız subasar ormanlar için değil, tüm Istranca ormanlarının ölüm fermanı niteliğinde. Otoyol projesinin iptal edildiğine dair bir bilgiye ulaşamadık.